ÇAN DÖRTTEN FAZLA ÇALINDIYSA KİM ÖLMÜŞTÜR???

ÇOK ESKİ YILLARDA KRALLIKLA İDARE EDİLEN BİR ÜLKE VARMIŞ. AMA; BU ÜLKEDE ,
HUKUK VE HAKİMLER DE VARMIŞ.

TÖRELERE GÖRE, BİR VATANDAŞ ÖLDÜĞÜNDE, ŞEHİR MERKEZİNDEKİ DEV ÇAN BİR DEFA
ÇALINIRMIŞ.

UZUN UZUN DA YANKILANIRMIŞ.

EŞRAFTAN BİRİSİ ÖLÜRSE ÇAN İKİ DEFA,

BÜYÜK BİR DEVLET ADAMI ÖLÜRSE ÜÇ DEFA ÇALINIRMIŞ.

YA KRAL ?..

O ÖLDÜĞÜNDE, ÇAN DÖRT DEFA ÇALINIRMIŞ.

GEL ZAMAN GİT ZAMAN.

ŞEHİRDE BİR OLAY OLUR, İŞ MAHKEMEYE İNTİKAL EDER..

DAVANIN SANIĞI OLARAK MAHKEME HUZURUNA ÇIKARILAN KİŞİNİN MASUMİYETİNİ İSE
BÜTÜN VATANDAŞLAR BİLMEKTEDİR.

BİR FORMALİTE OLARAK GÖRÜLMESİ VE BERAAT BEKLENEN, DAVADAN SÜRPRİZ BİR KARAR
ÇIKAR.

SANIK PARA CEZASINA MAHKÛM OLMUŞTUR.

HAKİM SORAR :

” -BİR DİYECEĞİN VAR MI ?.. …”
SANIĞIN CEVABI

” – HAYIR !.. …”

MAHKEME BİTER.

DİNLEYİCİLER DAĞILIR.KAFALARDA BİR KAYGI!..

KISA BİR SÜRE SONRA DEV ÇANIN SESİ DUYULUR..

ACABA KİM ÖLDÜ ?..

ÇAN BİR DEFA DAHA ÇALAR. ACABA EŞRAFTAN KİM ÖLDÜ ?..

ŞEHİR ÇAN SESİ İLE BİR DEFA DAHA İNLER.

HIMMMMM. BÜYÜK BİR DEVLET ADAMI, ACABA KİM ?..

SORUYA CEVAP ALINMADAN ÇAN BİR DEFA DAHA ÇALAR, YERİ, GÖĞÜ İNLETİR.

HERKESTE BİR FERYAT: EYVAH!.. KRALIMIZ ÖLDÜ!..

ANCAK, TÖREDE GÖRÜLÜP İŞİTİLMEMİŞ BİR ŞEKİLDE ÇAN, BEŞİNCİ DEFA DA ÇALINIR,
YER GÖK İNLER VE SESLER KESİLİR.

HERKES BUNUN NE ANLAMA GELDİĞİNİ ÖĞRENMEK İÇİN ÇAN GÖREVLİSİNE KOŞAR..
BİR DE BAKARLAR Kİ ÇANI, HAKSIZ YERE MAHKÛM EDİLEN ADAM ÇALMAKTADIR.

SORARLAR :

” -NE DEMEK BEŞ DEFA ÇAN ÇALMAK ?.. KRALDAN DAHA BÜYÜK BİRİSİ Mİ ÖLDÜ ?…..”

CEVAP ŞAŞIRTICI OLDUĞU KADAR ANLAMLIDIR DA :

“EVET ADALET ÖLDÜ”

Reklamlar

YEREL AFET HABERLEŞME KANALI
40 KODLU YEREL İSTASYONLARI KANAL VE HABERLEŞME KURALLARI

Öncelikle Türkiye’de bir ilk olan projemize göstermiş olduğunuz ilgi ve gönüllü katılımınız için teşekkür ederiz.Yerel Afet Haberleşme Kanalı olarak hedefimiz 81 İlden ve uluslararası her bölgeden afet ve acil durum yaşandığı zaman anlık bilgi sağlayacak bir alt yapı oluşturmaktır. Afet ve Acil Durum oluştuğunda en sağlıklı ve hızlı bilgi olayın yaşandığı bölgede bulunan kişilerden alınabilmektedir.

Bu bakımdan 40 kodlu Yerel İstasyonlarımız bu projenin yapı taşlarıdır. Başvurusu olumlu değerlendirilen her bir istasyonun kodu ( çağrı işareti ) sisteme entegre edilmiş ve kullanıma hazır olarak istasyonlarımıza verilmektedir.Her 40 Kodunun ayrı bir kayıt sayfası vardır.

Yani her istasyon için açılan kayıt dosyalarında o kodun sahibi ve ili belirlidir. Bu kod aynı anda başka bir kullanıcı ve bir il için kullanamaz. Yapılan tüm anonslarda 40 kodu ile birlikte ilde söylenilmelidir örnek; Konuşan 4052 ORDU gibi… Bunun amacı mobil istasyon (Cep Telefonu) üzerinden takip eden diğer istasyonların örneğin telefonu cebinde,çantasında ise anons yapılan bölgeyi de anlayabilmesidir.

Anonslar telsiz kullanım kuralları gereği önce çağrı yapılan karşı istasyon kodu, devamında kendi kodunuz söylenerek yapılacaktır.

Örneğin 4017 Konya istasyonu Komuta merkezine çağrı yapacaksa KOMUTA4017 şeklinde anons etmelidir. Karşılık anonsu olarak verilen 4017 – KOMUTA DİNLİYORUZ karşılığı sonrası konu kısa ve anlaşılır şekilde bildirilir.

İstasyon operatörlerimizin Afet ve Acil Durumlarda gerekli bilgi ve beceriye sahip olabilmeleri için ihtiyaç duyulan eğitim, danışmanlık, bilgi ve belge KOMUTA KADEMESİ tarafından sağlanmaktadır.

ANONS KURALLARI:

Bir afet veya acil durum olmadığı hallerde tüm istasyonlar kanalı bölgelerinden rapor vermek için kullanabilirler. Bu bilgiler bir mahalleyi, ilçeyi , ili veya ülkenin tamamını ilgilendiren bilgiler olmalıdır. Örneğin; Aşağıdaki mahallede iki genç kavga ediyor, az
önce iki araba çarpıştı maddi hasar var, polisler birilerini götürüyor, yanımdan iki ambulans geçti vb. gibi anonsların yapılması uygun değildir.

Doğru anonslara bir kaç örnek vermek gerekirse; Burası 4050 ANKARA Kızılcahamam bölgesinde ormanlık alanda yangın başladı, çok sayıda itfaiye ekibi intikal ediyor veya 4050 ANKARA bulunduğum bölgede az önce bir deprem meydana geldi, yıkılan evler görüyorum ve yaralılar var bilginize” gibi olmalıdır.

Yerel Afet Haberleşme Kanalında zor durumda olduğu bilgisini veren, yardım veya bilgi isteyen bir istasyona ilk cevap 20 Kodlu Komuta istasyonları tarafından verilmeli, şayet anonsa o an cevap verilemiyorsa, sırası ile 50 Kodlu Afet ve Acil Durum Müdahale istasyonları, o cevap vermiyorsa 30 Kodlu Afet ve Acil Durum Amatör Telsiz istasyonu, o cevap vermiyorsa bölgeye en yakın 40 kodlu Yerel Afet Haberleşme istasyonu cevap verip yardımcı olmaya çalışmalıdır.
Bir Afet veya Acil Durum meydana geldiğinde,( bu durumu siz yaşamıyor ve afet – acil durum anonsunu siz yapmıyorsanız, mutlaka dinleme de kalınız ve komuta istasyonunun talimatlarına mutlaka uyunuz) gereksiz yapılacak anonslar,yaşam için saniyelerin değerli olduğu bir süreçte haberleşmeyi sekteye uğratacaktır.
Mümkünse anons yapmadan önce vaktiniz var ise yapacağınız anonsu aklınızda kurgulayın. Böylece anonsunuz hızlı ve akıcı olur. Anons esnasında düşünmek kanalı gereksiz yere meşgul eder ve anlatmak istediğiniz olay için doğru cümleler
bulamayabilirsiniz. Yapacağınız anonsları mümkünse cep telefonuna çok yakın ve bağırarak değil, telefona en az 5-10 cm uzaktan yapınız, boğaz gıcıklanması yaşıyorsanız veya çok sesli bir ortamda iseniz anonsa ara veriniz ve müsait olduğunuzda anonsu tekrarlayınız. Konuşurken ekranda bulunan butonun altındaki
ses gösterge barı yeşil çizgi olmalıdır, çizgi kırmızı olduğunda telefonunuzu
kendinizden biraz daha uzak tutunuz.

ÇEVRİMLER:
Çevrimler istasyonların faal olduklarını anlamak için yapılmaktadır. Ayrıca
bölgelerden güncel bilgi toplamak amaçlıdır.

Yerel Afet Haberleşme Kanalı çevrimi(durum raporu geçme) her gün 21:30 – 21:45 saatleri arasında alınmaktadır.24 saat dilimindeki çevrim sayısı ve saatleri Komuta kademesi tarafından mevcut şartlara göre güncellenmekte ve konu yerel istasyonlara Whatsaap, e-posta ve çevrim anında ilan edilerek tebliğ edilmektedir.
Afet ve Acil durum çevrim anonslarında kanaldaki kullanıcılar çevrim öncesi durumlarını “Müsait” olarak ayarlamaları gerekmektedir. “Meşgul” konumundaki kullanıcılar kanaldan yapılan anonsları anlık olarak duyamazlar.Daha sonra geçmiş ikonu altında dinleyebilirler, paylaşılan görselleri (hava durumu tahmin ve 24 saatlik deprem istatistik bilgileri, uyarı ve ilanlar v.s.) takip edebilirler.
Çevrim Operatörünün anonsu üzerine çevrim başlar herhangi bir sıralama olmadan tüm istasyonlar çevrim raporlarını sırası ile, üst üste çakışmadan bildirirler. Çevrimlerin daha hızlı ve nizami olması açısından standart çevrim raporu kullanılmalıdır.

Standart çevrim raporu şu şekildedir;
Merkez konuşan 4015 Hatay, Bölgemde Son Durum Normal

Şayet bölgenizde bir afet veya acil durum söz konusu ise o zaman örnek rapor;

Konuşan 4038 ORDU Bölgemde kara ve hava şartları normal ancak denizde şiddetli fırtına nedeni ile dalga var bilginize.
Gibi bir anons yapılmalıdır, dikkat ettiğiniz üzere verilen örnekte denizde meydana
gelen olay bildirilmiş diğer Kara, Hava ve Asayiş durumları normal olarak rapor edilmiştir.

Çevrim esnasında anons yapan istasyondan sonra Komuta istasyonunun ALINDI anonsunu bekleyiniz. Alındı anonsu 10 saniye içinde gelmiyorsa, çevrim raporunuzu bildiriniz.
Bir aksilik nedeniyle 10 dakika geçmesine rağmen (Örnek: 21:40 gibi) komuta istasyonu tarafından çevrim başlatılmamış ise, lütfen çevrimi örnek; Konuşan
4038 ORDU bölgemde kara, hava, deniz ve asayiş durumları normal (normal değilse
meydana gelen olayı kısa cümlelerle raporlayınız); şeklinde karşılık anonsu beklenmeksizin bildirirsiniz.

YASAKLAR;
• Yerel Afet Haberleşme Kanalını gereksiz anonslarla meşgul etmek (Özellikle
24:00-09:00 saatleri arasında afet ve çok acil bir durum olmadıkça anons
yapılmayacaktır)
• Bir Afet veya Acil durum söz konusu olduğunda, kanala bilgi vermek için kendi can güvenliğini tehlikeye atacak şekilde davranmak veya kendisine kamu görevlisi süsü vermek sureti ile bulunduğu bölgede ki halka veya unsurlara
Örnek: Ben Afad personeliyim, Valilik Personeliyim vb. gibi. beyan vermek.
• Komuta İstasyonlarının kanal kuralları talimatlarına uymamak, komuta istasyonunu kanalda eleştirmek. Başka platformlar üzerinde komuta kademesi
veya bir üyesi hakkında sözlü veya yazılı açıklama yapmak.
•Yerel Afet Haberleşme Kanalında sohbet etmek, müzik yayını yapmak, reklam ve tanıtım yapmak, Provakatif çağrı yapmak, kanal üzerinden bir başka istasyon hakkında olumsuz ve eleştirici yorum yapmak, kanallarda yapılan anonsları kayıt olarak alıp, başka ortamlarda paylaşmak veya arşivlemek. Afet ve Acil Durum kanalın logosunu yazılı, basılı veya dijital ortamlarda komuta kademesine bilgi vermeden izinsiz olarak kullanmak,

Yerel Afet Haberleşme Kanalı adına Tv, Radyo, Gazete veya İnternet sitelerinde bilgi vermek.
• Afet ve Acil Durum Hallerinde haberleşmeyi sekteye uğratacak şekilde
davranmak. (Bu süresiz engelleme sebebidir)
40 yerel istasyon kodu almış istasyonlar Afet ve Acil Durum amacıyla ayrı bir
kanal açamazlar, bu amaçla açılmış ayrı bir kanalda Afet ve Acil Durum Kanalında Almış oldukları 40 Kodları ile bulunamazlar. Aksi takdirde çağrı işaretleri iptal edilir ve kanalda engellenirler.
• Zello profil fotoğrafı olarak Komuta Kademesinin uygun gördüğü ve kendilerine gönderilen tek tip fotoğrafı kullanabilirler. Profil bilgilerinde hakkımda kısmına
kod bilgilerini (4023 ANKARA gibi) yazabilirler. Web adresi kısmına
http://www.afetveacildurum.org yazmaları gereklidir.
• 40 istasyonları için tahsis edilmiş olan YAG SOHBET kanalında Komuta
kademesinin uygun gördüğü zaman ve saatlerde istasyonlar sohbet edebilirler, bilgi alışverişinde bulunabilirler.
Diğer zamanlarda YERELAFET GÖNÜLLÜLERİ kanalı bölgelerden anlık bilgi vermek amaçlı kullanılacaktır. Bir afet veya acil durum yaşamıyorsanız sadece bilgilendirme amaçlı anons yapacaksanız YERELAFET GÖNÜLLÜLERİ kanalını kullanınız.
• 40 İstasyonları Komuta İstasyonlarının veya bir başka istasyonun Yerel Afet Haberleşme Kanalında “YAKIN KANAL” anonsunu duyduğunda YERELAFET GÖNÜLLÜLERİ kanalına geleceklerdir.
• Komuta kademesi sizi özel bir konu görüşmek için özele eklese bile Afet ve Acil durum anonslarında komuta kademesinin iletişimi özelden gelen çağrılar sebebi ile engelleneceğinden, görüşmeden sonra sizi özelden çıkarabilir, bu durumun sizinle alakası yoktur.
• 40 kodu alan kullanıcılar, kod almadan önce başka bir hesap kullanıyorlar ise
eski hesapları Yerel Afet Haberleşme Kanalına güvenilir kullanıcı olarak
giremezler.

AFET NEDİR?

Afet büyük oranda veya tamamen insanların kontrolü dışında gerçekleşen, mal ve
can kaybına neden olabilecek tehlikeli ve genellikle büyük çaplı olaydır. Afetin ilk özelliği doğal olması, ikincisi can ve mal kaybına neden olması bir diğeri çok kısa
zamanda meydana gelmesi ve son olarak da başladıktan sonra insanlar tarafından engellenememesidir. Deprem, heyelan, çığ, sel gibi afetler doğrudan ve hemen ortaya çıkan sonuçlar doğurur.

Afet Çeşitleri:
 Deprem
 Su Baskınları ve Sel
 Tsunami
 Çığ ve Heyelan
 Yanardağ Patlaması
 Fırtına – Hortum
 Şimşek- Yıldırım Düşmesi

 Erozyon
 Sis Çökmesi
 Kum Fırtınası
 Büyük Yangınlar

ACİL DURUM NEDİR?

Adında anlaşıldığı üzere acil durum ani gelişen can ve mal kaybına neden olabilecek,kısa sürede büyümesinin önlenmesi veya sonlandırılmasına yönelik tedbir alınması gereken beklenmedik durumlardır.

Acil Durum Çeşitleri:

Yaşanılan afetler sonrası oluşan durumlar başta olmak üzere,
 Trafik Kazaları,
 Her Tür Yangın,
 Yüksekten Düşme – Asılı Kalma,
 Yaralanma,
 Mahsur Kalma,
 Boğulma Riski,
 Toplumsal Olaylar,
 Kaçırılma,
 Kaybolma,
 Elektrik Çarpması,
 Terör Saldırıları… v.b.

Afet ve Acil Durumlarda Batarya Sürenizi uzatmak için tavsiyeler;

1- Andorid ve İos işlemcili telefonlarda genellikle en çok enerjiyi LCD yani Ekran
aydınlatmaları harcamaktadır. Bu nedenle ekran aydınlatmanızı şarj imkanı olmayan açık alanlarda otomatik moda almanız veya kısmanız, masa üstü ve kilit ekran görüntüsünde siyah veya koyu tek ton bir görsel kullanmanız tavsiye edilir.
2- Gereksizce açık kalan uygulamalar, şarj sürenizi etkileyecek ve telefonunuzun
ram’ini yavaşlatacağından donmalara neden olabilir. Bu nedenle Task Killer,
Clean Master vb. uygulama sonlandırma uygulamaları yüklemenizi tavsiye
ederiz.
3- 4G veri altyapısı 3G ye göre yaklaşık %50, 3G veri alt yapısı 2G ye göre yaklaşık %30 daha fazla enerji sarfiyatına neden
olur bu sebeple veri bağlantınızı 2G olarak seçmeniz veya 2G/3G otomatik
olarak seç olarak ayarlamanız önerilir.
4- Ekran kilit süresi batarya şarj süresini etkiler bu sebeple mümkünse ekran zaman aşımını max. 30 sn olarak ayarlayınız.

**********************************
Değerli istasyonumuz bu doküman;
Yerel Afet Haberleşme Kanalı Komuta Kademesi tarafından Yerel Afet istasyonlarının standartlarını sağlamak amacı ile yayınlanmıştır. Bu dokümanın 3. Kişiler ile paylaşılması,çoğaltılması, bilgilerin komuta kademesinden izinsiz olarak baskılı ve dijital
ortamlarda yayınlanması yasaktır. Hizmete Özel bu dokümanı lütfen dikkatlice okuyunuz. Aklınıza takılan bir konu olursa, lütfen yerelafetkomuta@gmail.com adresinden veya 05558780550 cep telefonu/Whatsaap üzerinden bilgi isteyiniz…

Saygılarımızla

YEREL AFET GÖNÜLLÜLERİ KOMUTA MERKEZİ

Bülent ECEVİT’in Köy-Kent Projesi

Köy-kent Nedir?

Türkiye’de 35 bin 113 köy ve yaklaşık 45 bin mezra bulunmaktadır. Buna göre, nüfusumuzun yarıya yakınını köylüler oluşturmaktadır. Bu nedenle kalkınmanın köylerden başlatılması zorunludur.

Ancak, Genel Başkanımız ve Başbakanımız Sayın Bülent Ecevit’in çeşitli konuşmalarında dile getirdiği gibi, bu kadar çok ve dağınık olan yerleşim birimlerinin sorunlarını devletin tek tek çözmesi mümkün değildir.

Adına köy-kent dediğimiz proje ise köylü-devlet işbirliğiyle köyleri en kolay yoldan kalkındırmanın anahtarıdır.

Köy-kentler, birbirine ulaşım kolaylığı olan 5-10 köyün gücünün birleştirilmesiyle, yani köylülerin kendi aralarında kooperatifleşerek örgütlenmeleriyle kurulabilmektedir. Ecevit, bunu şöyle anlatmaktadır:

“Her köye okul kurulsa, sekizer sınıflı ilköğretim okullarına yeterli sayıda ve nitelikte öğretmen bulunamaz. Nitekim bulunamıyor.

Her köyde bir sağlık ocağı yapılsa, bu ocaklardan her birine doktor, hemşire, ebe, hastabakıcı, yeterli araç ve gereç veya lojman yetiştirilemez. Nitekim yetiştirilemiyor.

Her köye cankurtaran, her köye itfaiye sağlanamıyor. Hele 45 bin mezraya bu olanaklardan ve hizmetlerden hemen hiçbiri ulaştırılamaz. Nitekim ulaştırılamıyor. Bu sorun ancak ‘köy-kentler’ ve ‘merkez köyler’le çözülebilir.

Ancak bu ikisi biribirinden farklıdır. Kimi yerlerde, özellikle terör tehlikesinin bulunduğu yörelerde, dağınık köyleri ‘merkezî köy’ çatısı altında birleştirmek gerekebilir. Buna özellikle köye dönüşün başladığı Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizde yer yer gerek duyuluyor.

Fakat her yerde köyleri birleştirip yeni köyler kurmaya devletin gücü yetmeyeceği gibi, merkez köy uygulaması köylüyü tarlasından, bahçesinden uzak da düşürebilir.

Köy-kent uygulamasında ise köylüler yerinden yurdundan olmayacaktır.

Köy-kentlerde köyler değil, hizmetler birleştirilecek, okullar birleştirilecek, sağlık ocakları birleştirilecektir. Devletin katkıları ile köylülerin gücü birleştirilecektir.

Diyelim ki biribirine yakın beş veya on köy bir köy-kent oluşturdu… Bu köylerin her birine ayrı ayrı okullar kurulması yerine, köy-kent halkının uygun göreceği bir yerde bir tek büyük okul kurulacak.

Bu büyük okula köy çocukları otobüslerle ulaştırılacak; yeterince öğretmen sağlanabilecek; öğretmenlere konut sağlanabilecek; öğrenciler bilgisayardan ve her türlü çağdaş öğretim araç ve gereçlerinden yararlanabilecekler.

Her köye spor olanakları kurulabilir. Kitaplıklar kurulabilir. Çağdaş hayvancılık için ortak tesisler kurulabilir. Ama bir köy kendi başına fabrika kuramaz.

Birbirine komşu konumda olan; emeklerini, bilgilerini ve kooperatiflerini köy-kentlerde birleştiren köylüler ise verimli tarım veya hayvancılık işletmelerinin yanı sıra ortak sanayi işletmeleri de kurabilirler.

Nitekim Ordu’nun Mesudiye ilçesine bağlı 9 köyde başlatılan köy-kent uygulamasıyla yörenin orman ürünlerini değerlendiren bir fabrika köylülerin katkısıyla kuruldu. Köye dönüş de başladı.

Köy-kentlerle birlikte çarşılar oluşacak, her türlü işyerleri oluşacak, bankalar kurulabilecek, işsizlik azalacak ve giderek tümüyle ortadan kalkacak.

Böylece kısa sürede kentlerin tüm olanakları köylere de ulaşmış olacak.

Köy-kentler sayesinde kentlere akım azalacak ve köylüler bulundukları yerlerde kentlileşecekler.

Köylüler, kent uygarlığının, büyük kentlerin tüm nimetlerinden göçe zorlanmaksızın ve aile bağları sarsılıp kopmaksızın yararlanabilecekler.

Bazı büyük kentlerde işsizliğin veya kültür çatışmasının neden olduğu sorunlar da giderek sona erebilecek.

Köy-kentler kırsal alanda eğitimin düzeyini de yükseltecektir.

Köy-kent hareketi ile köylüyü ve bütün Türkiye’yi kalkındırmanın yolu açılmış olacaktır.”

Sayın Ecevit’in yaklaşık 30 yıl önce gündeme getirdiği köy-kent projesi, eğer o yıllarda başlatılabilseydi;
– Köylerimiz kentleşme sürecine girecek, köylümüz de köyünde kentlileşecekti.
– Kentlerimizde çarpık yapılaşma olmayacaktı.
– Kentlerimiz, köylülerin kitlesel göç akınlarına uğramayacaktı.
– Gelir dağılımındaki adaletsizlik, yoksulluk ve işsizlik büyük ölçüde giderilmiş olacaktı.
– Başta Doğu ve Güneydoğulular olmak üzere tüm ulusumuza uzun yıllar kâbus yaşatan bölücü terör, 30 bini aşkın insanımızın ölümüne ve yaklaşık 100 milyar dolarlık ekonomik kayba sebep olamayacaktı.
– Bugün aş ve iş derdi olan insanlarımız köy-kentlerin sağladığı ekonomik ve kültürel kalkınma sayesinde bu sorunları yaşamayacak ve dolayısıyla bölgelerinde terör örgütlerinin ve laiklik dışı yapılanmaların barınmasına bu ölçüde fırsat vermeyecekti.
– Türkiye bugün yaşadığı sorunların hemen hiçbirini yaşamayacaktı; yaşasaydı bile çok azını yaşayacaktı.
– Çünkü Türkiye, bölgesinin yanı sıra dünyanın da sayılı ülkeleri arasında yer alacaktı.
– Özetle ülkemiz, her açıdan çağdaş ülkeler arasındaki yerini almış olacaktı.
kaynak:DSP bildirgesi

TÜRK TANIMI ve ARKA PLANI

Biz Yüce TÜRK MİLLETİ’nin mensuplarıyız.
TÜRK ismi bizim çatımız, TÜRKİYE CUMHURİYETİ devletimiz, TÜRK KÜLTÜRÜ kültürümüz, TÜRKÇE anadilimizdir.
Bu memlekette değişik kültür, boy, din ve mezheplere mensup kişilerin ortak paydalarda buluşarak yaşama becerisi göstermesi yaşamını özgürce sürdürebilmesi adına en asli görevdir.
Biz 81.561.741 cam mozayikten oluşan harika bir tabloyuz,

biz 81.561.741 taştan örülü mükemmel bir duvarız.

Ama unutulmamalı; bu harika tabloyu bozmaya 1 mozayik parçasının sökülmesi, mükemmel duvarı yıkmaya 1 taşın yerinden oynaması kafidir.
Her ne olursanız olun ama asla tablodan sökülen mozayik parçası ve duvardan sökülen taş olmayınız.
Olanların amacını bilip ona göre net tavrınızı belirleyiniz ve onlarla aynı safta yer almayınız.
TÜRK tanımından rahatsız olanlar Kürt, Çerkez, Laz… tanımlarından da aynı ad altında rahatsızdırlar.
Şunu unutmayın ki bu vatan toprağında yüreklerin birlikte atmasını sadece düşman olanlar istemez.
<Fatih ÇALTI> ©

Bilge lider Aliya İZZETBEGOVİÇ’ten Türklere mektup

Merhaba Efendim,

Ben Aliya.

Aliya izzetbegoviç.

Bosna-Hersek’in cumhurbaşkanıyım.

Sizi Devlet-i Aliyye’nin en güzel şehirlerinden birinden, Bosna Sarayı’ndan, sizin daha sık kullandığınız haliyle Saraybosna’dan selamlıyorum.

Bu kısacık sohbetimizde, parçası olduğumuz Avrupa’dan, Avrupa’nın ve Batı’nın aslında ne olduğuna dair bazı tecrübelerimden bahsetmek istiyorum.

Belki bilirsiniz, benim dedem Devlet-i Aliyye’nin ordusunda askerlik yapmıştı, Üsküdar’da. Orada tanıştığı bir Türk kızıyla, ninem Sıdıka ile evlenmiş. Babam Mustafa Bey, bu evlilikten doğmuş. Biz ailece 1927’ye kadar Bosanski Samac şehrinde yaşadık. Bu şehir Sultan Abdülaziz zamanında Müslümanlara tahsis edilmiş, Semendire’den gelen Boşnaklar tarafından kurulmuş. Ben iki yaşındayken Saraybosna’ya taşınmışız. Çocukluğum ve öğrenciliğim Saraybosna’da geçti. Bu dönemde Yugoslavya’da Kara Corceviç hanedanı hüküm sürüyordu. Bu hanedan, 19.yüzyılda Devlet-i Aliyye’ye isyan eden Sırp Kara Corceviç’in kurduğu hanedandı.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Corceviçier planlı bir şekilde Müslüman halkı yok etmeye yönelik politikalar uyguladı. Yapılan toprak reformuyla bize ait 10 milyon dönüm toprağa el koydular. Birçok zengin aile, bir gecede her şeylerini kaybetti, Müslümanlar varlıklı uyandıkları günün akşamina fakir bir halk olarak girdi.

Bosna’da üç halk yaşıyordu: Müslümanlar, Sırplar, Hırvatlar. Aslında onlar bizi Müslüman diye ayırmıyorlardı, bize Türk diyorlardı. Sırpların gözünde 1389 Kosova Savaşı’nda burayı fetheden Türkler bizdik yani Boşnaklar. (Siz de sorguladınız mı bilmiyorum ama ben 28 Haziran 1389 ile 28 Haziran 1914 arasında küçük de olsa kurnaz bir bağ olduğunu düşünmüşümdür. Hatırlarsınız, 28 Haziran 1914 günü, Saraybosna’da bir Sırp milliyetçisi olan Gavrilo Princip’in ateşlediği kurşun, Birinci Dünya Savaşı’nı başlatmıştı. Bu savaşın en önemli amacı ise Devlet-i Aliyye’yi çökertmek ve sömürgecilere karşı direnen son kaleyi tarumar etmekti. Bunu başardılar da.)

Boşnaklara sorarsınız, tarihi hafızamızda üç tarihin çok önemli olduğunu söylerler. Birisi bu 1918. ikincisi Devlet-i Aliyye’nin Bosna topraklarından çekilmeye başladığı, Avusturya-Macaristan’ın yavaş yavaş hüküm sürdüğü 1878. Son olarak da artık Türk hâkimiyetinin tamamen son bulduğu ve Sultan Abdülhamid’in resimlerinin duvarlardan indirilip Avusturya-Macaristan imparatorunun resimlerinin asıldığı 1908. Babam o günleri gözü dolarak anlatırdı hep. Çünkü 1908’den sonra biz Boşnaklar çok büyük sıkıntılar yaşadık.

İkinci Dünya Savaşı’ndan önce Sırplar ve Hırvatlar, ülkemizi ikiye ayırmaya karar verdiler. Hangi şehirde kimin daha fazla nüfusu varsa, o şehir o devletin olacaktı. Sırp ise Sırbistan’ın, Hırvat ise Hırvatistan’ın… Türklerin yoğun olduğu bölgelerde Türkler hiç hesaba katılmadan sayım yapılacak-tı. Tuhaf olan ise Bosna’da en fazla nüfusa sahip milletin Türkler olmasıydı. Ikinci ayrışmayı Soğuk Savaş’ın sona er-mesi ve Yugoslavya’nın dağılmasıyla yaşadık. Bu yüzyılın bizce en hazin, en zalim, en yoksul vakitleri, 1992 ile 1995 arasına âdeta sıkıştırılmış o felaket günlerdi. Hele insan onurunun tamamen ortadan kalktığı, vicdanın yok olduğu, insanlığın, evet insanlığın kaybolduğu Temmuz 1995…

Efendim,

Boşnak kime deniliyor? Sırplara ve onları himaye eden Avrupalılara sorarsanız, Avrupa’ya İslam’i yaymaya çalışan Türklere deniyor. Peki, Türklere sorsanız nasıl bir cevap alacaksınız? Çoğu, Boşnaklara Müslüman olmuş Slav bir ırk diye tanımlıyor. Benim için ırk zaten önemli değil. Hele 1992-1995 arasında yaşadıklarımızdan sonra Boşnak isminin anlamı çok değişti. Ben size Boşnak’ı “Kültürünü, dinini, kimliğini sömürmeye çalışan güçlere karşı canı pahasına direnen millet” diye tanımlasam ne dersiniz, bilmiyorum. Benim gözümde, Türkiye’den bize destek olmak için gelen savaşçı la da Boşnak’tır. Bosna ismini duyduğu an, kalbinin bir köşesinde küçük bir sızı hisseden başka milletlerin insanları da…

Dedelerimizin seksen yıl önce Çanakkale’de ve Yemen’de korumaya çalıştıkları şey neyse bizim Saraybosna’da ayakta tutmaya çalıştığımız şey oydu. Dünyayı sömürgeleştirmek isteyen, bunun için bazen dini, bazen dili bazen ırkı, bazen mezhebi kullanan işgalcilere karşı insanlığı, kardeşliği bir arada yaşama idealini korumak için direndik. Bu idealin adı Bosna’ydı. Boğazı sıkıldı, kurşuna dizildi, aç bırakıldı, tecavüz edildi, yalnızlaştırıldı ve ölüme terk edildi.

o günü hiç unutmuyorum:

Yugoslavya’nın artık dağılacağı belli olmuştu. Slovenya ve Hırvatistan bağımsızlıklarını ilan ettiler, Avrupalı devletler onları hemen tanıdıklarını açıkladılar. Biz, Boşnakların, Hırvatların ve Sırpların birlikte barışla yaşayacakları bir devleti savunuyorduk. Ama Sırplar bizim gibi düşünmüyorlardı. Yugoslavya’nın hiç parçalanmadan, tamamıyla Sırp hâkimiyeti altında Büyük Sırbistan adıyla devam etmesini planladılar. Kimliğimizi yok edeceklerdi, bizi insan olarak bile görmeyeceklerdi. Yugoslavya ordusunun bütün silahlarına, Yugoslavya istihbaratının bütün araçlarına el koydular. Bosna-Hersek olarak bağımsizlığımızı ilan etmeye kalktığımızda Avrupa bizden referandum istedi. Boşnaklar, Sırplar ve Hırvatların katıldığı referandumda % 64,4 bağımsızlık yönünde oy kullanıldı. Biz haklıydık ama o gün Sırp askerleri topraklarımızı, devletimizi işgal etmeye başladı.

Silahımız yoktu. Tankımız, roketatarlarımız, uçaklarımız, bombalama da… Hepsine onlar el koymuştu. Birleşmiş Milletler’e başvurduk. Avrupa’dan ve Amerika’dan adaleti, hakkı, hukuku, yıllardır savundukları demokrasiyi, hürriyet hakkını, kendi koydukları ve var olduğunu savundukları ilkelere sahip çıkmalarını talep ettik. Yardım dilenmedik, para ve silah da… Sadece ama sadece silahsız ve korunmasa halkı koruyacak bazı tedbirler talep ettik. Çünkü Birleşmiş Milletler bunun için kurulmuştu; barışı, demokrasiyi korumak, soykırımlara engel olmak. Toplandılar, bir karar açıkladılar. “Savaşın üstüne savaş eklemek istemiyoruz.” dediler. Silah satışına ambargo koydular.

Bu ne demekti? Bütün Sırplar silahlıydı ama artık ambargo sebebiyle, direnmeye başlayan Boşnaklara silah satışı yasaklanmıştı. Avrupa ve Amerika, Müslümanları, Türkleri yani sizin deyişinizle biz Boşnaklara elimiz kolumuz bağlı hâlde düşmanımızın önüne sürdü.

1200 gün boyunca gece ve gündüz cehennemi yaşadık.

1200 gün boyunca Avrupa’dan, Amerika’dan sesimizi duymalarını bekledik.

Her gün bizi kandırdılar, her gün bizi aldattılar.

Çare bulmak ümidiyle gittiğimiz her toplantının aslında düşmanımıza daha fazla zemin hazırlama çalışması olduğunu fark edince Avrupa’nın ne demek olduğunu anlamıştım

Onlar için biz yoktuk. Avrupa’nın ortasında bir halk, sadece Müslüman olduğu için, hakkını-hukukunu demokrasiyle aradığı için katillerin önüne elleri bağlı halde terk edildi. Ben hatkımı bir savaşın yaklaştığına dair ikaz ettim ama itiraf etmeliyim ki bir savaşın içinde olduğumuzu söylerken bile 20. yüzyılda bir millete soykırım uygulanacağını, hele bunun Avrupa’nın gözünün önünde ve hemen yanında, onların göz yummasıyla yaşanacağını hiç ama hiç düşünmemiştim. (Soykırım elbette soykırımdır. Mesela neredeyse aynı tarihlerde Afrika’da yaşanan ve bir milyon kişinin ölümüyle sonuçlanan Ruanda Soykırımı için Fransa Devlet Başkanı François Mitterand’ın “Oralarda yaşanan şeylerin ciddiye alınmasını gerekli görmüyorum.” dediğini duymuştum. Orası Afrika’ydr Yıllarca Fransızlar ve Ingilizlerin sömürdükleri topraklar. Ben de Fransızların, Ingilizlerin oralara bu kadar umursamaz baktıklarını biliyordum. Biz Avrupa’da olduğumuz için en azından bir sorumluluk hissedeceklerini düşündüm. Yanılmışım.)

Peki, neler oldu Bosna’da?

Bosna, dört bir tarafından Sırp askerleri tarafından kuşatıldı. Boşnaklar, tarihte eşine az rastlanır bir direniş sergilediler. Kendi tüfeğimizi yapmaya çalıştık, kendi silahlarımızı üretmeye uğraştık. Şofbenden bombalar, soba borularından roketatarlar yaptık. Ama hiç tankımız olmadı mesela. Savaşı yaşamayan kişiye onu anlatmak çok zordur. Anlayamazsınız. Dört tarafı dağlarla çevrili bir şehre, her taraftan ateş edildiğini düşünün. Hareket eden her şeyi vurma emri veren bir zihniyet düşünün. Çocuk, kadın, bebek, yaşlı ayırmayan bir yöntem düşünün. Ağır silahlardan 700 bin merminin yağdığı bir şehrin ne hale gelebileceğini hayal etmeye çalışın. Milyonlarca boş kovan… Elinizdeki insani malzemenin tükendiğini… Şehirde gıda bitti, temiz su şebekeleri yok edildi. Elektriğimiz ve gazımız yoktu. Odun ve kömürümüz de… Şehre giriş ve çıkış da yapılamıyordu. Bir kuşatmaydı bu. Çocuklarımız, bebeklerimiz, yaşlıları açlıktan, bakımsızlıktan öldüler. Birleşmiş Milletler, yardım gönderiyoruz diye bize otuz yıl öncesine ait konserveleri, pirinç paketlerini gönderdiler. Bu konserveleri sokağa koyduğumuzda, kapağını henüz açmadan köpekler bile onların kokusunu alıp hemen kaçıyorlardı.

Savaşı yöneten bir lider olarak aldığım en acı haberler, kadınlarımıza ve kızlarımıza yönelik tecavüzlerdi. Maalesef Bosna’nın her tarafından, Mostar’dan, Srebrenitsa’dan bu tür haberler alıyorduk. Bu, Sırp askerlere verilmiş kati bir emirdi. Sırp entelektüellerin teorisini yazdığı etnik temizliğin bir parçası olarak Sırp yöneticiler tarafından kurgulanmış iğrenç bir plandı. Bir gün Brçko’da üç bin kardeşimizin boğazlanıp nehre atıldığını öğrendik, başka bir gün toplu soykırım Kosaraz’da devam etti, peşinden Prijedor’da… Ve sonra bütün Bosna’da…

Biz Sırplara düşman değildik. Onların yöneticilerinin bize ve ortak yaşama idealine karşı çıkmalarına direniyorduk. Yani Sırp devletinin takip ettiği işgal politikasına… Ama düşmanımız yani Sırplar, doğrudan bizim milletimize düşmandı. Savaşta bile olsak, inançlı birer Müslüman olarak Kitab ne emrediyorsa ona göre davranmak zorundaydık. Öyle de davrandık. Bunu, insanlık ve İslamlık onuruyla ve gururla söyleyebilirim. Sırplar, şehitlerimizi gömdüğümüz mezarlarımıza bile tahammül edemediler, hepsini tarumar ettiler. Sadece mezarlarımızı değil, tarih? eserlerimizi de… Yüzyılların kıymeti Mostar’daki köprümüz, Saraybosna’daki NAHIT Kütüphanemiz ki bu kütüphane Avrupa mimari tarzına göre inşa edilmişti. Yıktılar, yaktılar. Yıkılan 1300 camimizi saymaya gerek var mı bilmiyorum.

200 bin insanımızın öldüğünü, binlerce kadınımıza ve çocuğumuza tecavüz edildiğini, insanlarımızın açlıktan kırıldığını ve yüz binlerce vatandaşımızın yurtlarından kaçmak zorunda kaldığını gördükleri halde Fransa, İngiltere, Rusya gibi büyük devletler ne yaptı dersiniz? Onlardan sadece Saraybosna’ya uygulanan ambargoyu kaldırmalarını istediğimiz zaman, Güvenlik Konseyi toplandı ve talebimiz işte bu modern ve demokrat devletler (!) tarafından reddedildi. Ben hem onların, hem Sırpların bana karşı işlediği suçları affedebilirim, askerlerime karşı işledikleri suçları da… Ama söyleyin, hangi sabır, hangi vicdan, hangi inanç onların kadınlarımıza ve kızlarımıza yaptıklarını affettirebilir? Asla affetmeyeceğim.

Bütün bu anlattıklarımdan sonra Batı’nın ve Avrupa’nın Bosna’da yaşanan soykırıma müdahale etmediğini söylemiyorum. yanlış anlaşılmasın. Onlar, bu soykırıma doğrudan ve ‘ok etkili bir şekilde müdahale ettiler: Sırplara yapabilecekleri her türlü yardımı perde arkasında yaptılar, Boşnakları elleri kolları bağlı bıraktılar ve sonunda zeminini hazırladıkları Müslüman kıyımını oturdukları yerden seyrettiler.

Saraybosna’yı, Mostar’ı gezerken göreceksiniz ki bizim şehirlerimizde park yoktur. Bütün parklarımız şehitlerimizin istirahatgâhı. Boşnakların en mahir olduğu işlerden biri de mezar taşıdır. Bu sözün ne anlama geldiğini şehirlerimizin dört bir köşesinde karşınıza çıkacak şehitliklerimizde göreceksiniz. Dünya Bosna’yı o mucizeyi ve onurlu direnişiyle hatırlasın istesem de bizim yüreğimizde sakladığımız ama yine de yüzümüze yansıyan şey “acı”dır. Lütfen bu söz sebebiyle bize acımanız gerektiğini düşünmeyin hatta sakın bize acımayın. Çünkü bahsettiğim bu acı ancak bir Boşnak’ın anlayabileceği ve hakkıyla yaşayabileceği bir histir. Biz acınacak bir millet değiliz aksine bastığımız her adımda gururla yürüyoruz.

Size Bosna hakkında anlatmak istediğim son şey çoğunuzun üstünkörü bildiği, bazı detaylarına vakıf olmadığı Srebrenitsa Olayı hakkında… Bir insanın hayatında karşılaşabileceği en aşağılayıcı, en zalim, en adi günlerin yaşandığı katliam… inanın, o gün Srebrenitsa’da bulunan binlerce Boşnak kardeşimize Allah’ın Kitab’da bize anlattığı cehennemi tarif etseniz, onlar o cehenneme sığınmak için ne yapmaları gerekiyorsa mutlaka yaparlardı. Ama buna bile fırsatları olmadı.

Srebrenitsa, Sırbistan sınırına yakın olan bir şehrimizdi. Birleşmiş Milletler savaş devam ederken burayı Güvenli Bölge ilan etti ve Hollandalı bir asker? birliği şehrin beş kilometre yakınına, Potocari’deki kampa yerleştirdi. Şimdi dinleyeceklerinizi lütfen yüzlerce yıl önce yaşanıp bitmiş bir hadise olarak dinlemeyin. Henüz yirmi yıl önce yaşanmış ve etkileri hâlâ devam eden çok taze bir dramdır bu.

Güvenli Bölge ilan edilen bir yerde “Avrupa’nın ilkeleri” gereği insanlar silahsızlandırılır. Boşnak kardeşlerimiz de Avrupa’ya güvenerek ve artık NATO, BM gibi kurumların ko-ruması altına girdiklerini düşünerek silahlarını teslim ettiler. Fakat 1995’in Temmuz’unda Sırplar, Radko Mladiç komutasında Srebrenitsa’yı abluka altına aldılar. Dağlardan sivil insanlara tanklarla, toplarla saldırmaya başladılar. Çevre kasaba ve köylerdeki vatandaşlarımız, büyük bir korkuyla güvenli yer bildikleri Srebrenitsa’ya sığındı. Şehrin nüfusu bir anda katbekat arttı. Artık bırakın evleri, sokaklarda bile yatacak yer, yiyecek gıda kalmamıştı. Mladiç, bir insanın asla yapamayacağı bir planla silahsız ve korunmasız bu insanların üzerine ateş kustu. Binlerce Boşnak, canını kurtarmak üzere Potocari’deki BM kampına sığındı. Şehir boşaltılmış, yirmi bine yakın masum sivil halk, kampın etrafına kaçmıştı. Gücü yetenler ise ormanlara dalıp Tuzla tarafına doğru koşmaya ve kurtulmaya çalıştı.

Mladiç, askerleriyle birlikte Srebrenitsa’ya girdiğinde yakılmış evler, yıkılmış camiler ve okullarla karşılaştı. Sokaklarda tek bir insan bile yoktu. Büyük bir keyifle gezindiği caddelerde “Nihayet Türklerden intikamımızı alıyoruz, artık onları Avrupa’dan tamamen koymanın zamanı geldi.” diye konuşuyor, askerlerini tebrik ediyordu.

Bugün Almanya’ya gitseniz, sokaklarda karşılaştığınız herhangi bir Alman vatandaşının yüzüne baksanız, Yahudi soykırımı sırasında yaşanan insanlık dışı olayları bu insanların yaptığına inanır mısınız? Ben inanamıyorum. Tıpkı sokakta karşılaştığım bir Sırp’ın o gün Srebrenitsa’da yaşananlar’ yapacağına inanamadığım gibi. Fakat yaptılar. Maalesef yaptılar.

Miadiç, askerleriyle Potocari’deki kampa geldi. Kampa sığınan bütün sivillerin kendisine teslim edilmesini istedi. O gün, orada bulunmalarının tek sebebi, silahsız ve korunmasız hâlde kendilerine yalvaran halkı korumak olan birliğin komutanı, hiçbir direnç göstermeden bu isteği kabul etti. Şimdi gözlerinizi kapatın ve erkek, kadın, çocuk, yaşlı yirmi bin kişinin aynı anda “Bizi teslim etmeyin, öldürecekler.” diye yalvardığını düşünün. Nasıl hüzünlü ve uğultulu bir ses, değil mi? Mahşer yeri denilen bu olsa gerek. Bu sesi umursamamak için ne kadar zalim olmanız gerekir, bir fikriniz var mı? Sizin yoksa da tarihin bir fikri var: BM Bosna Barış Gücü Komutanı, Fransız General Bernard Janvier veya Hollanda Askeri Birliği Komutanı General Tom Karremans olmanız yeterli!

Bombardıman altındaki Güvenli Bölge’yi korumak için bir tek adım bile atmayan bu beyler, yirmi bin masum sivili o gün Radko Mladiç’e teslim ettiler. NATO’ya bağlı uçakların, karargâhtan havalandığını ama Italya üzerindeyken yeni bir emirle geri döndüğünü artık hepimiz biliyoruz.

Peki, o gün orada neler oldu?

Size söylemiştim, bize yapılan her şeyi affedebiliriz ama kadınlarımıza ve çocuklarımıza yapılanlar’ asla affetmeyeceğiz.

Dokuz yaşında henüz ergenliğe girmemiş bir erkek çocuğunu düşünün. Yanında annesi var. Sırp askerler, çocuğun kafasına silah dayıyorlar ve ondan çırılçıplak soydukları kadına yani annesine tecavüz etmesini istiyorlar. Sonunda askerlerin istediğini yapamayınca kafasına yediği tek kur-şunla ölüyor. Bu sırada Hollandalı Barış Gücü askerleri kulaklarına takılı kulaklıkla müzik dinliyorlar.

Bir kadın, kucağında beş yaşında kız çocuğu. İki asker, kızı annesinin kucağından indirmeden kadının ellerini ve bacaklarını iki yana açıp üçüncü bir askerin tecavüzüne yardım ediyor. Bu sırada Birleşmiş Milletler komutanı, askerlerin önderi Mladiç’le aynı masada bira içiyor.

Bir bebek. Kampın etrafındaki binlerce insan gibi ağlıyor. Sesi, askerleri rahatsız etmiş. Annesine “Kes şunun sesini!” diye bağırıyorlar. Kadın bebeğin’ sarıp sarmalıyor, susturmaya çalışıyor ama başaramıyor. Asker “Sen susturamazsan ben sustururum.” deyip elindeki çakıyla bebeğin dilini kesip yere atıyor.

Türk’ün evladı…

Unutma.

Ben Aliya,

Boşnakların içinde herhangi biriyim. O gün bütün Avrupa bizi yapayalnız bıraktı. Üç gün içinde sekiz bin vatandaşımızı katlettiler ve toplu mezarlara gömdüler. Binlerce kadınımıza tecavüz ettiler. Binlerce çocuğumuzu yetim bıraktılar. Henüz mezarların’ bulamadığımız kaç kardeşimiz daha var, bilmiyoruz. önce, hepsini sıraya dizip tek tek öldürmeye başlamışlar. Elinize kazma kürek verildiğini, bir çukur kazdırıldığını, sonra kafanıza bir kurşun sıkıldığını düşünün. Biraz zaman geçince işin çok uzun süreceğini anlıyorlar. Bu kez yirmili, otuzlu, kırklı gruplar hâlinde daha büyük çukurlar kazdırıyorlar. Vatandaşlarımızı bu kuyuların içine atıp üstlerine kurşun yağdırıyorlar. Bu kez de çok fazla mermi harcandığını anlayıp başka bir yola başvuruyorlar. Çukurlara doldurulan kardeşlerimizin üstüne bomba atıp onları paramparça ediyorlar. Onların mezarını biz bulmadık. Kelebekler buldu. Mavi kelebekler. Sadece toplu mezarların olduğu yerde biten bir çeşit bitkiyle beslendikleri için bazı bölgelere kümelendiklerini anladık. Nerede mavi kelebek gördüysek orayı kazdık. Binlerce şehidimizi çıkarıp Potocari’deki şehitliğe defnettik.

Biz “Bosna’da kendi devletimiz olsun.” demedik, onlar dediler. Biz “Bosna’da sadece bizim dinimiz olsun.” demedik, onlar dediler. Biz “Bosna’da sadece bizim kimliğimiz olsun.” demedik, onlar dediler. Bizim Bosna’da savunduğumuz şey, Batı’nın tüm dünyaya göğsünü gererek anlattığı Helsinki Nihai Senedi’ydi, Paris Şartı’ydı, demokrasi ve hürriyet ilkeleriydi. İki yüz bin canımızı kaybettiğimizde, binlerce kadınımız karınlarında kocalarını öldüren askerlerin be-bekleriyle terk edildiğinde, yirmi dokuz günlük bebeklerimiz öldürülüp toprağa düştüğünde Avrupa’nın anlattığı şeylerin koca bir yalan olduğunu anladık. Amerikan Başkanı George Bush’a toplama kamplarını, tecavüzleri, ambargoyu delilleriyle gösterdiğimde verdiği tepki dünyanın nasıl yönetildiğini öğretti bana. Petrol için Irak’a bir gecede savaş açan ama buna demokrasi kılıfı uyduran, yıllarca Afganistan’da, Pakistan’da, Afrika’da, Filistin’de, Hindistan’da askeri operasyon yapan Amerikan başkanı, anlattıklarım’ dinledikten sonra tek bir cümle söyledi bana: “Bosna bizim meselemiz olamaz, o, Avrupa’nın bir iç meselesi.”

Ben Aliya,

Aliya izzetbegoviç.

Unutma, Türk’ün evladı!

Sömürgeciler, bütün ilkeleri kendi menfaatleri için koyuyorlar ve kendi çıkarlarını korumak için denklem kuruyorlar. Onların demokrasi dedikleri, hürriyet dedikleri, aidiyet dedikleri, barış ve hoşgörü dedikleri ilkeler, Saraybosna’da, Srebrenitsa’da, Mostar’da toprağın altına gömüldü. Hem de çok acı hatıralarla… Biz, kendi çocuklarımız en azından tebessüm edebilsinler diye yaşadıklarımızı yeni nesillere anlatmıyoruz, anlatmayacağız.

Ama sen bizim yaşadıklarımızi sakın unutma!

Onlar askerleriyle, basın ve medyasıyla, kurumlarıyla çok güçlüler. Onların güçlerinden değil, ikiyüzlü olmalarından kork.

Biz, senin kardeşin olduğumuz için öldürüldük, boğazlandık, tecavüze uğradık.

Senin hafızana sahip olduğumuz için toplu mezarlara gömüldük, yok edildik.

Türk’ün Evladı,

Bizim korumaya çalıştığımız sancak, Yemen’de, Çanakkale’de, Filistin’de, Kırım’da, Açe’de, Türkistan’da korunmak istenen sancaktı. O, ne bir dinin, ne bir ırkın, ne bir dilin, ne bir mezhebin sancağıydı. insanlığın, tek başına insan olmanın temsiliydi.

Sömürgecilerin karşısında sakın yere düşme. Biz, Çanakkale’den sonra direnişi devam ettiren nesiliz. Sen, direnişin değil, dirilişin nesli olacaksın. Korumak için değil, düzen kurmak için çalışacaksın. Sen varsan biz olacağız. Sen ayaktaysan biz yaşayacağız.

Ama unutma!

Sömürgeciler, seni tamamen Asya’ya sürmek için planlarını adım adım işletecekler. Bir gün sıra sana da gelecek. Seni yok etmek için bin yıldır hazırlananlar, bir gün bile durmadan çalışıyorlar.

Sen Türk’sün. Bir ırk, bir din, bir mezhep değilsin, olamazsın.

Batı, Haçlı Seferlerini düzenlerken Araplara Arap demiyordu, Türk diyordu. Çanakkale’de Kürtleri boğazlarken onlara Kürt demiyordu, Türk diyordu. Ne zaman ki onların çıkarı için yeni devletlere ihtiyaç duydu, Arap’a Arap demeye başladı. Seni ondan, onu senden ayırdı. Bugün de Kürt’ü senden, seni Kürt’ten ayırmak için gece ve gündüz çalışıyor. Türk’ün Evladı,

Biz Boşnak’ız ama Türk’üz de. Sen de kalbimde taşıdığım acıyı taşıdığın kadar Boşnak’sın. Utanacak tarihimiz, saklayacak hafızamız yok. Sırp’a karşı sorumlu olduğumuz için değil, yasayla zorunlu kılındığı için değil, kimimiz dinimiz, kimimiz milletimiz, kimimiz Kitabımız, kimimiz ahlakımız sebebiyle vicdan sahibi olduk. Birileri öyle istediği için değil, vicdan bunu tarif ettiği için hiçbir milletin diline, dinine, mezhebine karışmadık. Mezarlarıni çiğnemedik, ibadethanelerini yıkmadık, kadınlarına tecavüz etmedik, bebeklerini boğazIamadık.

Sen var olmak zorundasın.

Bu yüzden bir ve beraber olmak zorundasın.

Sömürgecilerin tezgâhlyla saflara ayrışmamalısın.

Türk’ün Evladı,

Bizi,

onların bize yaptıklarını,

ve sorumluluğunu

sakın unutma

Kaynak : Selman Kayabaşı / Karar Odası (209-223)

Mensup olduğum Türk milletinin şan ve şerefi varsa, benim de bir ferdi olmak sıfatıyla şanım ve şerefim vardır.
Türklük, benim en derin güven kaynağım, en engin övünç dayanağımdır.

Gazi Mustafa Kamal Atatürk

“Türk değilim diyene karşı sakın ısrar etmeyin. Allah’ın bahş ettiği (bağışladığı) şerefi istemeyen şerefsize biz zorla şeref verecek değiliz ya! ”

“Ey ulu Tanrım, Türklüğümü benden esirgeme”

Anıtkabir hatıra defterine şöyle yazmıştır

“Ey büyük Türk’ün, büyük komutanı!, seni ziyaret etmekle kendim ve bütün milletim adına şeref duydum.Senin askerin”

Ebulfeyz Elçibey

Ben, yabancı kaynaklı hiçbir fikri benimsemeğe tenezzül etmeyecek kadar millî şuur ve gurura malik bir Türk‘üm. Siyasi, içtimai mezhebim Türkçülük‘dür.

Bir millet bağımsızlığını, hürriyetini ve sınırlarını kaybedebilir, hatta yıllar boyunca başka bir milletin esareti altında yaşamak zorunda kalabilir ama bütün bu unsurlar o milletin yok olmasına etken olamaz. Ancak kendi dilini kaybetmiş bir millet yok olmaya mahkumdur.

Bir millet, büyümek ve iş yapabilmek için kendisinin büyük bir millet olduğu inancını duymalıdır.

Bir millete, geçmişini unutturmak, onu yok etmenin ilk şartıdır.

Bir millet için, büyümekten korkmak kadar ölümcül düşünce olamaz.

Bir milletin yürütücü kuvvetine “ülkü” denir.

Bir topluluktan müşterek ülküyü kaldırın, insanların hayvanlaştığını görürsünüz.

Hüseyin Nihal Atsız

Yukarıda nakledilen sözler daha binlerce kişiden milyarlarca söz ile zenginleştirilebilir. Sözlerin esasında teması aynıdır.

Biz Türküz. Bunun haklı gururunu yaşamamız kadar doğal ne olabilir ki?

Dünyada hiç kimse bir bireyin mensubu olduğu ırkı sevmesine bırakın tepkiyi, eleştiriyi olumsuz tek kelime dahi edemez, ettirilmez. Konu Türklük olunca gerek iç gerekse dıştan her kafadan bir ses duyulması normal mi? Yada bunlara kim veriyor bu hakkı?

Hele de Cumhuriyetimizin ve devletimizin kurucusu Ulu Önder ATA TÜRK’e yapılan son dönem saldırılar normal mi algılanıyor bu toplumda ki bu kadar rahat yapılabiliyor?

Tüm dünyanın saygınlığı ve öğretileri ile evrensel bir değer kabul ettiği, bağımsızlık mücadelelerinde yol gösterici olan ATA TÜRK’e bu kinlerinin ve bunu her fırsatta dışa vurmayı erdem sayan hain ruhlu kimselerin bu davranışları sizce çok mu makul bir tepki?

ATA TÜRK… Sadece üstün yetenekleri ve inanmışlığının zaferi ile kurduğu cumhuriyet, devamında kısa sürede yaptığı mükemmel ötesi idaresi ile devlet mekanizmasını işlevsel bir hale getirirken ekonomik, iktisadi ve sosyal alanlarda kalkınmayı sağlayan rol-model bir yönetici.

O bir asker,siyasetçi, sosyolok, ekonomist, reformist, matematikci… Kısacası Yaratıcı’nın Türk Milleti’ne lütuf olarak gönderdiği bir kurtarıcı.

Kimi insanların hatta bazı stk ve siyasi oluşumların öğretilerini zaten yaşayıp yaşatamadıklarına rağmen ağırlığı tartışılmaz isminin kullanılmasını kendilerine hak gören kimselerin olduğu bir ülke ne kadar da bunaltıcı.

Oysa ki ATA TÜRK partiler ve siyaset üstü bir kişilikti. İsmi ile olduğu kadar öğretileri ile kriter alınsaydı bugün ülkemiz çağdaş uygarlık seviyesinin üstünde yani hak ettiği yerde olurdu. Hâlâ değilse sorgulanması ve bir an önce düzeltilmesi gereken şeyler olduğu tartışılmaz.

Özellikle son yıllarda toplum inanç, ideoloji, sosyal ve ekonomik farklar hatta düşünme şekline göre dahi sınıf sınıf ayrıştılmakta, daha ileri gidilerek kutuplaştırma ve devamında çatışma ortamına zemin hazırlanmakta.

Kızılderililerin Şeref Yasaları

DNA dizin yapısı olarak TÜRK’ler ile büyük benzerlik gösteren Kızılderililer doğaya olan saygın yaşam şekilleri ve karakteristik özellikler bakımından kendime yakın bulduğum insanlardır.

Kıtanın sahibiyken işgalci uygar(?) beyaz adamın sistematik katliamları sonucu büyük çoğunluğu öldürülen, doğa ile bağları kopartılan kalan mensuplarının modern şehir yaşamına zorunlu tutulmasıysa tam bir trajedi örneği Kızılderililer.

İşte bu insanların herkese rehber niteliğindeki 20 yasası.
1 – Dua etmek için güneşle birlikte kalk. Tek başına dua et, sık sık dua et. Büyük Ruh dinler..
2 – Yollarında kaybolmuş olanlara karşı anlayışlı ol. Cehalet, kibir, öfke, kıskançlık ve açgözlülük, kayıp bir ruhtan kaynaklanır. Rehberlik bulmaları için dua et.
3 – Kendini, kendi kendine araştır, keşfet. Başkalarının senin yolunu senin için belirlemelerine izin verme. O senin, sadece senin yolundur. Diğerleri o yolu seninle birlikte yürüyebi…lirler, fakat hiç kimse o yolu senin için yürüyemez.
4 – Misafirlerine evinde saygıyla davran. Onlara en iyi yiyeceklerini ver, en iyi yatağı ver ve onlara saygı ve onurla muamele et.
5 – Herhangi bir kişiden, bir topluluktan, bir çölden ya da bir kültürden olsun, senin olmayan şeyi alma. O ne kazanılmıştır, ne de verilmiştir. Senin değildir.
6 – Yeryüzü üzerindeki her şeye saygılı ol – ister insan, ister hayvan veya bitki olsun.
7 – Diğer insanların düşüncelerini, isteklerini ve sözcüklerini onurlandır. Başka birinin sözünü asla kesme, alay etme ya da taklidini yapma. Herkese kişisel ifadeleri için izin ver.
8 – Başkalarına asla kötü bir şekilde konuşma. Evrene bıraktığın negatif enerji, sana katlanmış olarak geri döner.
9 – Herkes hatalar yapar. Ve tüm hatalar bağışlanabilir.
10 – Kötü düşünceler zihinsel, bedensel ve ruhsal hastalıklara neden olur. İyimser ol.
11 – Doğa bizim için değildir, o bizim bir parçamızdır. Onlar senin dünyasal ailenin parçalarıdır.
12 – Çocuklar geleceğimizin tohumlarıdır. Onların yüreklerine sevgi ek ve bilgelik ve hayatın dersleriyle sula. Onlar büyürken, onlara büyümeleri için yer bırak.
13 – Başkalarının kalplerini incitmekten kaçın. Verdiğin acının zehiri sana geri döner.
14 – Her zaman dürüst ol.
15 – Kendini dengede tut. Senin Zihinsel ben ‘in, Ruhsal ben ‘in, Duygusal ben ‘in ve Fiziksel ben ‘in – hepsinin güçlü, saf ve sağlıklı olmaya gereksinimi var. Zihnini güçlendirmek için bedenini çalıştır. Duygusal rahatsızlıkları iyileştirmek için ruhsallıkta büyü.
16 – Kim olacağını ve nasıl davranacağını belirlerken bilinçli kararlar ver. Kendi eylemlerinin sorumluluğunu üzerine al.
17 – Başkalarının mahremiyetine ve kişisel yerlerine saygılı ol. Başkalarının kişisel eşyalarına dokunma, – özellikle kutsal ve dini eşyalarına. Bu yasaktır.
18 – İyi talihini başkaları ile paylaş.
19 – Başkalarının dini inançlarına saygı göster. Kendi inancını başkalarına kabul ettirmeye çalışma.
20 – Önce kendine karşı dürüst ol. Önce kendini besleyemezsen ve kendine yardım edemezsen, başkalarını besleyemezsin ve onlara yardım edemezsin.